GDO + Yapay virüs ve hastalıklar

'Gıdayı kontrol edersen, insanları kontrol edersin'


2. Dünya savaşından bir süre önce bir aile, diğerlerine göre daha fazla öne çıkmıştır. Bu ailenin serveti, uğruna kan dökülen ve savaşılan "kara altın petrol"e dayanıyordu. Bu aile ile ilgili olağan dışı olan ise, ailenin sadece petrole değil, başka alanlarda da yatırım yapmaya karar vermesi olmuştur. Psikoloji, tıp, gençlerin eğitimi, tarım, biyoloji, ve biyolojinin tarımsal uygulamalarına yatırım yapmışlardır. Çoğu kişinin fark etmediği devasa bir büyüme ve gelişme göstermişler, servetlerini de o ölçüde büyütmüşlerdir.


Bu Çalışmanın Amacı: GDO


Bu kitapta ele alınan ana konu olan "genetiği değiştirilmiş organizmalar"; ya da GDO'nun tarihi, dönemin güçlü ailelerinden olan Rockefeller ailesinin (David, Nelson, John ve Laurance) tarihiyle paralellik göstermektedir. Savaşın Amerikan zaferiyle bitmesiyle başlayan 30 yıllık güç evrimine bu insanlar yön vermiştir. Gücün tamamı ellerindedir. Ancak işin maliyeti, tüm dünyayı etkilemiştir.



Kalıtım Mühendisliği ile bitki ve diğer canlı organizmaların patentlenmesi tarihinin anlaşılabilmesi için, 2. Dünya savaşını takip eden yıllardaki Amerikan gücünün, dünyada nasıl yayıldığına bakmak gerekir.

George Kennan, Henry Luce, Averell Harriman ve hepsinden önce Rockefeller kardeşlerin tarım sektöründe başlattığı "yeşil devrim" sayesinde, Petro-Kimyasal Gübre, petrol ve enerji ürünlerine bağımlılık arttı.


Yüz yılın başında gerçekleşen 4 çok uluslu dev şirket birleşerek, dünya üzerinde çoğu insanın temel besinlerinin; pirinç, soya fasulyesi, buğday, mısır ve hatta bazı sebze ve meyveler ile pamuğun kontrolünü ellerine geçirdiler. Hastalığa dayanıklı kümes ürünleri, genetiği değiştirilmiş domuz ve sığır üretimi için çaba sarf etmişlerdir. Dört özel şirketin üçünün, Pentagon'la kimyasal savaş araştırmaları konusunda sıkı bağları vardı.


"Amaçları: Mutlak Dünya Hakimiyeti Kurmaktır"


Mayıs 2003'de Bağdat'taki acımasız Amerikan bombardımanının dumanı dağıldığında, ABD başkanı, GDO projesini stratejik bir konu haline getirdi. ABD'nin savaş sonrası öncelikli dış politika gündemini oluşturdu. Dünya'nın ikinci en büyük tarım üreticisi konumunda bulunan AB, bu küresel planın önünde zorlu bir engel teşkil etmekteydi.


Her ne kadar Almanya, Fransa, Yunanistan ve Avusturya gibi AB ülkeleri, diğer dünya uluslarına benzer şekilde GDO ekimine, sağlık ve bilimsel nedenlerle karşı çıksalarda, 2006 yılı başlarında Dünya Ticaret Örgütü (WTO), AB'nin toplu GDO üretimi için kapılarını açmaya zorladı.



ABD ve İngiliz ordularının, Irak'ı işgaliyle birlikte Washington, bu ülkeye genetiği değiştirilmiş tohumları, ABD Tarım Bakanlığı'nın bir cömertliği olarak göndermeye karar verdi. Rockefeller ailesinin İlk büyük çaplı deneyi, 90'ların başında yolsuzlukla başı dertte olan Arjantin'de gerçekleşmiştir..



Tarımsal verimlilik ve Dünya'nın yiyecek sorunlarını çözme adı altında işlenen bu suçlar, bu küçük zümrenin amaçları doğrultusunda önemsizdir. Yapılan bunca şeyin hedefinde sadece para ve kar yoktur. Nihayetinde bu güçlü aileler, kimlerin merkez bankalarının başlarında duracağına karar verirler. Para, onların yaratmaları ya da yok etmeleri için bir araçtır.



Amaçları, daha önceki despot ve diktatörlerin hayal ettikleri gibi "mutlak dünya hakimiyeti"dir. Kontrol edilmezlerse, 10-20 yıl içerisinde bu hedeflerine ulaşmaları işten bile değil. Bu sebeple bu gerçeğin duyurulması ve herkes tarafından bilinmesi, büyük önem arz etmektedir..


Erken GDO Araştırmaları ve Baba Bush


İlk GDO düzenlemeleri Reagan'ın idaresinde başlatıldı ve DNA ve RNA araştırmalarında, ABD zaten bir numaraydı. Bu dönem de hükümet biyo-teknoloji ve tarım işlerinde aşırı bir partizanlık gösterdi.


Sağlık ve güvenlikten sorumlu pek çok hükümet mercii görevlerinde başarısızdı. ABD'deki ilk GDO ürünü piyasaya sürüldüğü zaman Reagan idaresi, kapılarını, kalıtım güdümleme (hileli yönetimle) ilgilenen Monsanto ve diğer özel şirketlere açmaya hazırlanıyordu. Bu konunun kilit ismi sonradan başkan seçilecek olan eski CIA başkanı George Bush'du.

"Monsanto" ve "Özde Denklik" Dolandırıcılığı 1986'da Bush, Monsanto şirketinin yöneticileriyle Beyaz Saray'da stratejik bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Eski Tarım Bakanlığı görevlisi Claire Hope Cummings'e göre gazetelere yansımayan bu toplantının amacı, ortaya çıkmakta olan biyo-teknoloji endüstrisinin "denetimsizleştirilmesi" idi. Monsanto'nun daha önceleri de hükümetle ilişkileri olmuş, Vietnam savaşı sırasında Turuncu Madde isimli ölümcül bir bitki ilacı üretilmişti. Ayrıca uzun bir rüşvet, dolandırıcılık ve örtbas sicili bulunmaktaydı. Dr. Pribly o zaman Ulusal Gıda ve İlaç İdaresinde (FDA) çalışan 17 hükümet bilim adamından biriydi ve çalışmalarından biliyordu ki, bir bitki hücresine yeni bir gen yerleştirildiğinde istemeden de olsa, yeni zehirler (toksin) ortaya çıkabiliyordu. 1992'de Bush, Pandora'nın kutusu (GDO) açmaya hazırdı. Başkan GDO gıdalarının diğer sıradan bitkilerle (mısır, soya fasulyesi, pirinç ve pamuk) "özde denk" olduğunu bildirdi. "Özde denk" olan bir gıda için, hormon veya zehir testleri yapmaya ne gerek vardı? Birçok konuda hükümetin düzenleyici kurumları, yeni ürünün zararlı olmadığına hükmederek, sadece gerekli bilgileri onlardan temin ettiler ve bu kurumlar asla dev şirketlerin üstüne gitmediler. GDO Projesine Düşen Bomba 110 günden fazla bir süre GDO'lu patateslerle beslenen farelerde, gözle görülür bir farklılık oluşmaya başladı. Aynı deneyde, normal patatesle beslenen farelere göre daha küçük ve kilo olarak da daha zayıflardı. Asıl dehşet verici durum deneklerin, kalp, beyin ve ciğerlerinin de küçük olmasının yanı sıra bağışıklık sistemlerinin de zayıflamış olmasıydı. Pusztai, bu durum karşısında çok tedirgin olmasına rağmen, TV'de yayınlanan bir program öncesi son verileri açıklamadı. Daha sonradan yaptığı açıklamada, halkı paniğe sevk etmek istemediğini belirtti. Clinton, Blair ve "Politik Bilim" Pustzai'in bulguları, karanlıkta kalmış gerçekleri su yüzüne çıkardı. Rowett'teki eski iş arkadaşları, Pusztai'nin, James tarafından susturulma emrinin, Başbakan Blair'dan geldiğini bildiklerini söylediler. Blair, ne pahasına olursa olsun Pusztai'nin susturulması emrini vermişti. Blair'e de bu komut, ABD Başkanı Clinton'dan gelmişti. James de, işini ve kuruluşun alacağı mali desteği kaybetmemek için, eski meslektaşını bir kalemde siliverdi. Orskov'un elindeki bilgi bomba niteliğindeydi. Demek ki gizli bir şirketin menfaatleri, Amerikan ve İngiltere Başkanı'nı seferber edebiliyordu. "Monsanto"nun bir telefonu, dünyanın önde gelen bilim adamlarının saygınlığını yok edebiliyordu. Bu GDO'nun, dünyada hızla yayılmasına önayak olabileceği gibi, bilimin, gelecekteki bağımsızlığına ve akademik özgürlüğüne gölge düşürebilirdi. Kurnaz Rockefeller ABD Başkanı olabilmek için yanıp tutuşan eski New York valisi Nelson Rockefeller, o dönemin güç oyunlarında en belirleyici figürlerden biriydi. Nelson Rockefeller, kardeşleri David, Laurance, Winthorp ve John'la birlikte pek çok vakıf ve vergiden muaf dernek yönetiyordu. Ekonomik buhranın etkili olduğu 70'li yılların başlarında, bazı nüfuzlu ailelerdeki belli kişiler, ABD'nin küresel politikalarında önemli değişiklikler yapmasına karar vermişlerdi. Rockefeller ailesinde politika ve iş dünyasında en ayrıcalıklı kişiler, David ve Nelson Rockefeller'dı. Ailenin güç merkezleri de, 1. Dünya savaşı sonrası New York Belediye Meclisi Dış İlişkiler Konseyiydi. Rockefeller, ABD güç merkezini oluşturmaktaydılar. Aile ve aileye bağlı pek çok vakıf, Amerikan tarihi boyunca yönetim, eğitim ve özel sektörde başka bir ailenin olmadığı kadar hâkim olmuştu. Dışişleri Bakanı Kissinger, aile tarafından seçilmiş ve himaye altına alınmış, 1950'lerin sonunda Rockefeller Vakfı'nda çalışmaya başlamıştı. Brezinski ve "Üçlü Komisyon"(TC) Bu yeni ve üst düzey teşkilatın düşünce yapısı, konseyinkiyle çok benzemekteydi. Yalnızca Avrupa'nın politik elitini değil, David Rockefeller ve Maine'den komşusu Zbigniew Brezinski arasındaki konuşmaların sonucu, artık Japonları da bünyesinde bulundurmaktaydı. Brezinski, Columbia Üniversitesinde Rus Çalışmaları Merkezinde profesörken, Rockefeller vakıflarından yüklüce bağış alıyordu. Brezinskiçok yakın bir zamanda yazdığı kitabında, kapalı kapılar ardında yapılacak toplantılarla, Amerikan şirket ve bankalarının, Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya'daki elit iş çevreleri ile birleşmesini öneriyordu. Brzezinski, David Rockefeller tarafından "Üçlü Komisyon"un başına getirilmişti. Bu komisyon Rockefeller'ın iş ortakları olan birçok uluslararası elitin, finansal ve ekonomik olarak bağlantılı olduğu, politik ağırlıklı eşsiz bir şebekeydi. Amaçları, Rockefellerlar'ın tasarladığı, yine bir komisyon üyesi olan George H.W. Bush'un sonradan söylediği gibi "Yeni Dünya Düzeni"ni kurmaktı. Bunu da 90'lardan itibaren "küreselleşme" diye adlandırdığımız yöntemle yapmaya başladılar. Bu konudaki ilk makale, Harvard profesörlerinden Samuel Huntington tarafından "Medeniyetler Çatışması" isimli kitapla kaleme alındı. Bush yönetimi, teröre karşı açtığı savaşları hep bu Medeniyetler Çatışması kitabına dayandırmıştı. 1975'te Huntington'un kullandığı başlık "Demokrasi Kriz"iydi. Huntington uyarmaya devam etti: " Verimli bir demokratik siyasi sistem, genellikle bazı birey ve gruplara karşı duyarsızlığı ve karışmamayı gerektirir. Gizlilik ve hile, hükümetin kaçınılmaz özelliğidir." Kissinger ve Gıda Politikaları 1973'de Kissinger, ABD'nin tüm dış politika kontrolünü kendi eline almak için girişimlerine başladı. Hem Dışişleri Bakanı hem de Başbakan'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak Kissinger "gıda"yı, petrol jeo-politikasıyla beraber en ön sıraya koydu. Bu, gerçek durumu, yani artık Amerikan tarım endüstrisinin aile işi olmaktan çıkıp, küresel şirket tarımcılığına dönüşümünü örtmeye çalışan bir kılıftı. Kissinger o dönemde bir gazeteciye, "dünya hâkimiyeti" konusunda şu görürüşü ortaya koymuştu: "Petrolü kontrol edersen, ulusları kontrol edersin, yiyeceği kontrol edersen, insanları kontrol edersin." 1974'de Birleşmiş Milletler, Roma'da büyük bir Gıda Konferansı düzenledi. Roma konferansında ABD'nin liderliğinde iki ana tema tartışıldı. Bunlardan birincisi, dünya gıda kıtlığı açısından sözde alarm verici derecede artan nüfustu ki, bu tek yanlı bir tespitti. Büyük Tahıl Soygunu Sovyetler, Kissenger'la yapılan anlaşma sonucu, 30 milyon ton işlenmemiş tahıl almayı kabul etti. Miktar o kadar yüksekti ki; hükümet, Cargill gibi özel şirketleri de işin içine dâhil etmek zorunda kalmıştı. Bu da Kissinger'ın planının bir parçasıydı. O'na göre: "Tarım, Tarım Bakanlığı'nın ellerine bırakılmayacak kadar önemliydi." Sovyetlere yapılan bu satış o kadar büyüktü ki, tüm dünyada tahıl rezervlerinde azalma yaşandı ve bununla birlikte fiyatlar, birkaç ayda %70 yükseldi. Buğdayın ton fiyatı 65 dolardan, 110 dolara fırladı. Soya fasulyesi fiyatı ikiye katlandı. Bu sırada Hindistan, Çin; Bangladeş ve Avustralya gibi ülkelerde yaşanan ciddi kuraklıklar, rekolteyi düşürmüştü. Dünya bu durumu endişeyle seyrederken, ABD bu umutsuzluktan fayda çıkarmak için çaba gösteriyordu. Sorun tahılın olmaması değil, tamamının Amerikan şirketlerinin elinde olmuş olmasıydı. Bu da yiyeceği, Kissinger için bir silah haline dönüştürüyordu. 20 yıl süresince hiçbir grup, Rockefeller ailesi ve Rockefeller Vakfı'ndan daha belirleyici bir rol üstlenmemişti. Nixon'ın Tarım İhracat Stratejisi Yiyecek pazarının ABD hâkimiyetinde olması aslında, 1970'lerde Nixon'la beraber başlamış olan uzun vadeli bir strateji planıydı.. Birkaç yıl sonra Cargill, Başkan Yardımcısı Walter B. Saunders, New Orleans'ta bir kongrede, "Temel sorun bundan 50 yıl öncesi inanışa dayanmaktadır" dedi. Yeşil devrim ve kırma tohumlar, Amerikan şirket tarımcılığına yeni ve kontrollü bir piyasa vaat ediyordu. Roosevelt'in Tarım Bakanı Henry Wallace, seçkin araştırmacılarca desteklenen daha fazla mahsul verecek olan "Pioner Hi-Bred"i kurmuştu. Bu adımla, birçok tohum devinin önü açılmış, genetik tohumların temeli atılmış oluyordu. Kısa sürede Rockefeller-Ford yeşil devrimi, Hindistan hükümeti tarafından benimsendi. Kırma tohumlar ve kimyasallar hızla sonuç verdi. Buğday ve pirinçte üretim artışı sağlandı. "Silah Olarak Yiyecek" "Bu görevin arkasında Jhon D. Rockefeller ve Rockefeller Nüfus Konseyi bulunmaktaydı. Temel düşüncesi 1939'a, Dış İlişkiler Konseyi Savaş ve Barış Çalışmaları Projesi Başkanı Isaiah Bowman'a dayanmaktaydı. Dünya nüfusunun azaltılması ve yiyeceğin kontrolü, Kissinger'ın ana dış politika stratejisi haline gelmişti. Bu, yeni tehditlere karşı bir çözüm, gelişen ülkelerden ucuz hammadde almaya devam etmenin yoludur. Kısırlaştır ya da Açlıktan Öl! "Dünya çapında nüfus artışı, ABD'nin güvenliği ve deniz aşırı menfaatlerimiz" başlıklı bu notta, nüfus kontrolü, stratejik hammadde ve gıda politikasından bahsediliyordu. Bu gizli proje, Nixon tarafından Jhon Rockefeller'ın tavsiyesiyle başlatılmış, NSSM 200 olarak adlandırılmıştı. ABD'nin durumu, daha çok Rockefeller'lar tarafından belirlenmekteydi. Planın ana konusu, nüfusun azaltılması politikalarıydı. Bu acımasız politikaya karşı Katolik Kilisesi, Romanya hariç tüm komünist ülkeler, Latin Amerika ve Asya ulusları tepki gösterdiler. Bu durumda ABD bu projeyi gizli yürütmeliydi. Tabii ki, projenin başında Kissinger bulunmaktaydı. Doğal olarak Kissinger biliyordu ki; bu kaynak zengini ülkelerde nüfusun azaltılması konusunda bir çalışma başlatılması halinde, emperyalist ve hatta soykırımcı olarak suçlanacaktı. O da NSSM'in bu amaçlarını saklayabilmek için hilekâr bir propaganda kampanyasına başladı. Kissinger, ABD politikasını yürüten elitin öngördüğü zorlayıcı tedbirleri ileri sürmeye devam etti. Açıkça gıda yardımının ulusal gücün bir aracı olduğunu söyledi. Yalın bir yorumla, ABD yardımının "nüfusunu kontrol etmeyen ve edemeyenler" arasında pay edilmesini önerdi. Bu belgenin "çok gizli" olarak saklanmasının sebebi de buydu: Kısırlaştır ya da açlıktan öl. Nelson Rockefeller'in Planı: ABD'nin Resmi Politikası Kissinger iktidardaydı ancak başkan tarafından değil Rockefeller tarafından o mevkiye atanmıştı. 1955'te Nelson Rockefeller, onu Dış İlişkiler Konseyi'nde çalışma direktörü olarak işe almış, bundan bir yıl sonra Rockefeller Kardeşler Vakfı'nın, Özel Çalışma Projeleri Direktörü olmuştu. Sonra da Rockefeller'ların bir çalışanı olan Nancy Maginnes ile evlenerek bağlantılarını iyice kuvvetlendirmişti. Kasım 1975'te Nixon'ın gizemli Watergate ilişkisi ortaya çıktığında bazıları bunun Kissinger ve Alexander Haig ile beraber çalışan Nelson Rockefeller'ın siyasi hırslarının bir entrikası olabileceğinden şüphelendi. Nixon'ın halefi Gerald Ford, Nelson Rockefeller'ı yardımcısı olarak atadı. Rockefeller artık hayalini kurduğu ABD başkanlığının bir kalp atışı uzağındaydı. Nelson'ın eski dostu Kissinger'de, Dışişleri Bakanı'ydı. Kasım 1975'de Başkan Ford, Kissinger'ın NSSM 200 planını ABD'nin resmi dış politikası olduğunu beyan etti. Sonraları Kissinger'ın yerine ulusal güvenlik danışmanı olarak iş ortağı da olan Brent Scowcroft atandı. Scowcroft, Kissinger'ın NSSM 200 taslağını, vazifeşinas bir şekilde imzalaması için yeni başkana götürüyordu. Kissinger, dışişleri bakanlığına; Nelson Rockefeller'de, başkan yardımcılığına devam etti. ABD artık nüfus azaltımı işine giriyordu ve gıda bu işte büyük rol oynayacaktı. Rockefeller: Soy Arıtımını Destekliyor JDR III, Frederick Osborn, Henry Fairchild, Alan Gregg gibi soy arıtım ve ırk bilim teorisyenleri arasında büyümüştü. O ve sınıfındakiler için kimin hayatta kalıp kimin öleceğine, kimin nasıl yaşayacağına, karar vermek doğal bir şeydi. Onlar, insanları en iyi soyu elde edebilecekleri bir koyun sürüsü olarak görüyorlardı. Rockefeller'ın Karanlık Sırları

Zengin bir Amerikalı olan Andrew Carnegie: "Servet, küçük miktarlarda halka dağıtmaktansa, ırkımız için daha büyük bir potansiyele dönüştürülebilir" demişti. Bir anlamda para, onu iyi kullanmayı bilen zenginlere aitti. Yeni kurulan Rockefeller Vakfı hedefini; Dünya üzerinde insanlığın yararına katkıda bulunmak olarak belirlemişti. Neyin insanlık yararına olduğuna Rockefeller ailesinin karar vereceğini eklemeyi ihmal etmişlerdi. En başından beri aile, sürüden zayıfları seçip çıkarmak veya sistematik olarak kalitesiz türleri elemeye odaklanmıştı. En İyi Tür: "Soy Arıtımı" Rockefeller Vakfı'nın yaptığı ilk hayır işi projesi New York Cold Spring Harbour'daki Soy Arıtım Kayıt Ofisi ve Amerikan Soy Arıtım Derneği'ni maddi olarak desteklemek olmuştu. Harriman ailesinden sonra Rockefeller, en büyük bağışçı olmuştu. Soy arıtım sahte bir bilimdi. İsmi ilk kez İngiltere'de Charles Darwin'in kuzeni olan Francis Galton tarafından kullanılmış ve Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı kitabından alınmıştı. Rockefeller, Carnegie ve diğer bazı zenginler, 1920'de "Sosyal Darwinizm" adını verdikleri, servetlerin birikimini haklı gösteren, üstün ırkın hayatta kalıp güçsüzün ölmesinin ilahi kanıtı olan Malthusyan fikre inanmışlardı. Alman araştırmalarını, Rockefeller Vakfı idare ediyordu. "Aile Planlaması" ve "Gizli Soy Arıtımı" Soy arıtımı, JDR III'ün nüfus fazlası takıntısı sayesinde kurulmuştu. JDR'in muazzam etkisi ve Rockefeller Vakfı'nın bilimsel araştırmaları desteklemek için kullandığı devasa mali gücü düşünüldüğünde bu takıntının, ölümünden sonra bile muazzam sonuçları olacaktı. JDR III, Malthus'ın sözde bilimi ve nüfusun patlayacağı korkusuyla yetişmişti.. Kissinger'ın NSSM 200 projesini de şekillendiren nüfus kontrol lobisi, Rockefeller Vakfı bağışlarının etrafında toplanarak, aile planlaması adıyla, halkı ikna edici politikalar üretiyordu. Rockefeller'ın Teşvikiyle: "Yeşil Devrim" Artık aile yatırımlarını, petrolden tarıma döndürmeye başlamıştı.. 1941 Martında henüz ABD'nin savaşa girmesine 9 ay kala, Lourance Rockefeller, Latin Amerika'daki İngiliz finans baskısından faydalanarak Kolombiya'daki Magdelana Nehri kıyısında 1,5 milyon hektar arazi satın aldı. Nelson da, Venezuela'da bir zamanlar Simon Bolivar'a ait olan büyük bir çiftlik aldı. CIA'in o dönemde raporlarında geçtiği üzere, İngiliz portföyünde bulunan bu topraklar çok değerliydi ve elde edilmeliydi. Rockefeller ailesi ve Rockefeller Vakfı, nüfus ve küresel gıda konularının Dışişleri Bakanlığı'na anlatılmasında, bazı ufak sorunlarla karşılaşıyordu. Aile ve aileye yakın müttefikleri, New York'taki CFR'de önemli koltuklarda oturmaktaydılar. Rockefeller grubu, bakanlık üzerinde çok büyük bir nüfuz kullandı. 1952'den 1979 Başkan Jimmy Carter dönemi sonuna kadar burada görev alan herkes, Rockefeller Vakfı'nın önemli isimlerindendi.. Rockefeller'ın teşvikiyle yeşil devrim, hızla petrol ve askeri malzeme kadar önemli bir ekonomi stratejisi haline geliyordu. "Yeşil Devrim" Kapılarını Açıyor Rockefeller'ın, Meksika'da başlattığı yeşil devrim, 1950 ile 1960 arasında tüm Latin Amerika'ya yayılmıştı. Bundan kısa süre sonra Rockefeller'ın Asya'daki şebekelerinin desteğiyle, Hindistan ve başka yerlere de girdi. Devrim, gelişmekte olan ülkelerde gıda kontrolünü ele geçirmek için gizli yapılmalı ve bu hareket, serbest piyasa yanlısı, komünizm karşıtı faaliyetler olarak gösterilmeliydi. O günlerin en büyükleri ABD şirketleriydi. Bu noktada olmalarının nedeni de, 1960-70 arası yeşil devrim sayesinde melez tohumların yaygınlaşmasıydı. Tarım küreselleşirken, Rockefeller'da bu ilerlemeyi şekillendirmekteydi. 1950'lerde Rockefeller Vakfı'ndan Norman Borlaug, Meksika'ya gelerek melez, pas tutmaz buğday ve melez mısır tohumları üzerinde çalışmalara başladı. GDO'lar ise bu çalışmalardan birkaç on yıl sonra gelecekti. Tarım ve biyolojinin perde arkasında Rockefeller, yeşil devrimin 50'ler ve 60'lar boyunca hesaplanmış stratejilerinin peşinde koşuyordu. Yeşil devrimle başlayan küresel gıda kontrol süreci, birkaç on yıl sonra "kalıtım devrimi"yle tamamlanacaktı. Ancak şaşırtıcı olmayan her iki devrimde de, başrolde Rockefeller ailesi ve onlara yakın çevrelerin bulunuyor olmasıydı. 1966 yılında geniş fonlara ait başka bir vakıf Ford Vakfı, Rockefeller'a katıldı. Yine vergiden muaf Ford Vakfı da, Rockefeller gibi hükümetle içli dışlıydı. İstihbarat ve dış politika gibi önemli konularda hükümetle bağlantıları vardı. Ford kaynaklarıyla beraber Rockefeller'ın yeşil devrimi, adeta vites artırarak yoluna devam edecekti.. Rockefeller: "Şirket Tarımcılığı"na Yöneliyor Rockefeller kardeşler, bir yandan işlerini petrolden, tarıma kaydırırken, öte yandan Harvard Üniversitesi'nde gıda üretiminde merkezi kontrolün sağlanması üzerine çok az kimsenin farkında olduğu bir araştırma yürütüyorlardı. Yaratıcıları, geleneksel tarımdan ayırt edebilmek amacıyla ona "şirket tarımcılığı" adını vermişlerdi. Şirket tarımcılığı ve yeşil devrim el ele yürüyorlardı. Bir süre sonra devreye girecek olan genetik uygulamalar da planın bir parçasıydı. Harvard projesi ve şirket tarımcılığı, büyük Amerikan gıda üretim devrimi planının bir parçasıydı. Gıda endüstrisini egemenliği altına alması 40 yıl sürecekti. Bir profesör olan Ray Golberd, "gen değişimli şirket tarımcılığı devrimi"yle ilgili olarak; "küresel ekonomi ve toplumu değiştirmek için insanlık tarihinin görmüş olduğu en dramatik olayıdır" demişti. "Tüm Çiftçiler Nereye Kayboldu?" Hükümet düzenlemeleri, gıda güvenlik standartları ve tekel yasaları gevşedikçe, özellikle "Reagan-Bush dönemi"nde geleneksel tarımın yaşadığı dönüşümü, sıradan bir tüketicinin anlaması zor hale gelmişti. Pek çok insan, hâlâ çiftlikten geldiğini sanarak, mahalle marketlerinden güzel ambalajlanmış sığır ya da domuz eti almaya devam ediyordu. 1980 ve 90'larda geleneksel çiftçiler, topraklarını ve sürülerini terk etmeye zorlandıklarında, şirket tarımcılığı hemen bu boşluğu doldurdu. İşin dramatik boyutu, kurnazca hazırlanmış istatistik raporlarında, geleneksel yapının, genişleyerek dev kurumlar haline dönüştüğü şeklinde saklanmıştı.. Bilim Üzerinde: İnanılmaz Etki Rockefeller Vakfı'nın 1930'lardaki Başkanı olan Warren Weaver, bir fizikçiydi. O ve Max Mason, Vakfın yeni biyoloji programını yönettiler. Araştırma projelerine kaynak sağlamakta gösterdiği cömertlik, yalnızca şiddetli kıtlığın yaşandığı bir zamanda, lider konumdaki bilimsel araştırmacılara dağıtacak kaynakları olması gerçeği ile birlikte Vakf'a, "Büyük Çöküş" sırasında bilim üzerinde inanılmaz bir etki kazandırdı. II. Dünya Savaşı sırasında, Weaver ve Rockefeller Vakfı, moleküler biyoloji alanında yapılan tüm uluslararası araştırmaların merkezindeydi. 3 Rockefeller Enstitüsü (bugün Rockefeller Üniversitesi) bilim adamı Avery, MacLeod ve McCarty, bir genin bir bakteri hücresinden diğerine iletimini tanımladılar. Onların meslektaşı ve daha sonraları ise Rockefeller Üniversitesinin önemli bir araştırmacısı olan genetikçi Theodore Dobzhansky, o dönem büyük bir heyecanla şunu ifade etti: "Özel uygulamalarla, özel mutasyonlar yaratma vakalarıyla uğraşıyoruz. Geneticiklerin yüksek organizasyonlu organizmalarda sonuç alamadan çalıştıkları bir başarı bu." Yine 1941'de Rockefeller'in bilim adamları, genetik olarak değiştirilmiş organizmalarla Gen Devrimi'nin gelecekteki gelişimi için gereken temelleri atıyorlardı. "Yeni Atlantis" ve "Aydınlanma" Düşünceleri Altında: Proje Rockefeller Vakfı, toplumun kendi sorunlarını çözmek için bilimsel keşifleri beklemesi gerektiği ekonomik ve politik sistemleri kurcalamanın gerekmeyeceği fikrini yaymak için, kaynaklarını ve kayda değer sosyal, politik ve ekonomik bağlantılarını kullandı. Proje, Bacon'un doğanın yasalarının ve bilimsel teknolojik ilerlemenin üstünlüğüne dayalı sorunsuz bir topluma ait "Yeni Atlantis" ve "Aydınlanma" görüşlerinin genel ruhunun etkisi altındaydı. Auckland Üniversitesi'nin emekli kıdemli öğretim üyesi ve bir biyolog olan Dr. Robert Mann, Rockefeller'in indirgemeci basitleştirmesinin olası sosyal tehlikeleri nasıl yadsıdığıyla ilgili olarak gerçekten bir sorun olduğunu vurguladı: "Açıkça görülmektedir ki genetik mühendisliği ile ilgili risk analizi çalışmaları çok yanıltıcıdır." Mann, ayrıca şunları belirtti: "Canlı bir hücrenin sistemi, hiçbir virüs ya da yabancı plazmid (prionlar öyle dursun) yayılmamış olsa bile, bir nükleer reaktörden kıyas kabul etmez biçimde daha karmaşıktır. Kötü biçimde saplabilecek yan yolların çoğunun hayal edilme olasılığı yoktur.... Gen iliştirme çalışmalarının çoğu sonuç vermez; bazıları istenen sonucu verebilir, ancak tıpkı nükler güçte olduğu gibi yapılacak bazı büyük hatalar, bu yaklaşımın bilime ve yaşama uygulanmasını önleyecek şekilde değerlendirmemize nedene olabilir." "Plazmidler" ve "Tanrı"lığa Soyunma Prof. Abigail Salyers, prestijli Microbiological Review (Mikrobiyolojik Değerlendirme)'de, genetik bilimi için kullanılan biyolojik malzemelerden "plazmidler" için şu uyarıyı yaptı: "Plazmidler, küçük DNA parçalarıdır ... değiştirilmiş genlerin basit öngörülebilir taşıyıcılarıdırlar. Yaygın kanıya göre; bir geni genetik olarak değiştirilmiş bir mikro organizmaya sokmak için kullanılan bir plazmid, aktarılamaz kılınabilir. [bunun aksine] "güvenli" plazmid diye de bir şey yoktur ... hayatta kalabilmek için yanıtlamamız gereken bir bilmece şudur: antibiyotiğe dirençli genlerin aktarılmasını yavaşlatmak ya da durdurmak için ne yapılabilir? Ancak gen jokeyleri; koyuna, insan ve domatese sığır genlerini suni yöntemlerle iliştirmelerinin sonuçlarına dayanarak "Tanrı" gibi görebildiklerini iddia etmektedirler!" Mae Wan Ho: "Tamamen Ön Görülmez Sonuçlar Doğar" Londra Toplum Bilim Enstitüsü'nün Başkanı olan biyolog Dr. Mae Wan Ho: "Tamamen yeni genler ve genlerin birleştirilmesi, laboratuvar ortamında yapılır ve bunlar genetik olarak değiştirilmiş organizmalar oluşturmak için organizma genomlarına eklenir" vurgusunu yaptı, şöyle devam etti: "Profesyonel GDO bilim adamlarının söylediklerinin aksine, süreç o kadar kesin değildir. Denetlenmesi mümkün değildir ve güvenilmezdir. Genellikle ana genoma hasar verilerek ya da bu genom karıştırılarak, tamamen öngörülemez sonuçlara sahip olarak sona erer." Ne Rockefeller Vakfı ne de finanse ettiği bilim adamları ve birlikte çalıştıkları, GDO tarım ticareti sektörü, böyle tehlikeleri incelemek için görünür bir ilgi göstermediler. Dünyayı bu tehlikelerin en az düzeyde olduğuna inandıracakları aşikârdı.. 1984'te, genetik olarak değiştirilmiş bitkilerin, doğal ortama bırakılmasının tehlikeleri hakkında Amerika'daki araştırma! Laboratuvarlarında ciddi bir bilimsel uzlaşma yoktu. Ancak, çok önemli şüpheler devam ettiği halde, Rockefeller Vakfı, genetik değişiklik sürecine büyük küresel kaynak ayırmaya karar verdi.. Beyaz Pirinç Altın Pirinç "Altın Pirinç" ve Kuyruklu Yalanlar Başlangıçta Vakıf, sanayileşmiş dünyadaki 46 bilim laboratuvarına kaynak sağladı. 1987 itibariyle pirinç genomunu haritalayan, pirinç geni projesi için 5 milyon dolardan fazla para harcıyorlardı. Rockefeller cömertliğinden nasibini alanlar arasında, Zürih'teki İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü ve Almanya'daki Freiburg Üniversitesi'ndeki Uygulamalı Biyolojik Bilimler Merkezi de bulunuyordu.. Vakfın propagandacıları, A vitamini eksikliğinin, gelişmekte olan ülkelerdeki yeni doğan bebeklerde körlüğün ve ölümlerin önemli bir nedeni olduğunu iddia ettiler. BM istatistikleri, dünya çapında 100 ila 140 milyon çocukta, bir şekilde A vitamini eksikliği bulunduğunu ve bunların arasında 250.000 ila 500.000'inin kör olduğunu gösterdi. Bu, tartışmalı yeni genetik olarak değiştirilmiş bitkilerin ve tahılların kabul edilmesini teşvik etmek için kullanılan duygusal çekiciliğe ait, en önemli insani ilgi hikayesiydi. Her ne kadar söz, kuyruklu yalanlara ve kasıtlı aldatmaya dayanıyordu ise de, Altın Pirinç, genetik mühendisliğin verdiği sözün simgesi ve sözde kanıtı haline geldi.



2000 yılı itibariyle Rockefeller Vakfı ve İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü, kendilerinin A vitaminli ya da beta-karotenli pirinç olarak adlandırdıkları pirinci üretmek için, nergis bitkisinden iki adet geni, bir bakteri geniyle birlikte başarılı şekilde alarak, pirinç DNA'sıyla birleştirdiklerini duyurdular.



Vücutta A vitamini üreten beta-karoten (ya da A Vitamini) pirinç tanelerini turuncu renkli yaptığından, başka bir zekice pazarlama hamlesi olarak bu pirince "Altın Pirinç" denildi, zira altın, ne biçimde olursa olsun herkes tarafından imrenilen bir maddeydi. Artık insanlar her gün yedikleri pirinci yiyerek, aynı zamanda çocuklarında körlüğü ve diğer A vitamini eksikliği belirtilerini de önleyebileceklerdi.



"Altın Pirinç" ve "A vitamini Yalanı"



Hintli bir biyolojik çeşitlilik kampanyası destekçisi olan Dr. Vandana Shiva, Rockefeller Vakfı'nın Altın Pirinç tanıtımının yürek burkan bir eleştirisinde: "A vitamini üretmek için pirincin genetiğinindeğiştirilmesinin kusuru, diğer A vitamini kaynaklarının gölgede bırakılmasıydı" değerlendirmesini yaptı. Uluslararası Pirinç Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Per Pinstripe Anderson, A vitaminli pirincin, Asya'daki yoksullar için gerekli olduğunu çünkü, "dünyada yetersiz beslenen insanların çok büyük bir çoğunluğuna ilaç götüremediklerini" ifade etti. Shiva şunu ekledi:



"A vitamini temini için birçok ilaç var. A vitamini; karaciğer, yumurta sarısı, tavuk eti, süt ve tereyağından sağlanır. A vitamininin öncüsü olan beta-karoten, koyu yeşil yapraklı sebzelerden, ıspanaktan, havuçtan, kabaktan ve mangodan sağlanır..."



Rockefeller Vakfı'nın basın bültenlerinde bahsetmediği, ancak doktorların ve bilim adamlarının bildiği bir şey vardı! Büyük miktarlarda A vitamini aslında "hiper vitaminoz"a, ya da bebeklerde beyin hasarına ve başka zararlı etkilere yol açan A vitamini zehirlenmesine neden oluyordu.



Ayrıca bir insanın A vitamini payının hepsini karşılamak için günlük olarak tüketmesi gereken pirinç miktarı şaşırtıcıydı ve bir insanın bunu başarması mümkün değildi. Bir tahmin, ortalama bir Asyalı'nın yalnızca gereken en az miktarda A vitaminini alması için, günde 9 kilo pirinç yemesi gerektiğini gösteriyordu. Asya'daki günlük 300 gramlık pirinç tüketimi oranı, günlük ihtiyacın yalnızca % 8'ini sağlıyordu. Rockefeller Vakfı'nın Başkanı Gordon Convvay, bu eleştirilere mahcup bir şekilde şu yanıtı veriyordu:



"Öncelikle altın pirinci, A vitamini eksikliği sorununa bir çözüm olarak düşünmediğimizi ifade etmek gerekir. Daha çok beslenme açısından meyveler, sebzeler ve hayvani ürünlerle çeşitli kuvvetlendirilmiş gıdalara ve vitamin katkıları için mükemmel bir tamamlayıcı görevi yapmaktadır." Şunu da ekliyor:



"Halkla ilişkilerin, altın pirinç tanımını çok fazla kullandığı konusunda Dr. Shiva'ya katılıyorum."



Altın pirinç, biyoteknoloji kullanan genetik mühendislik endüstrisi için büyük bir propaganda aracı olmuştu.



İngiliz tıp dergisi The Lancet'in editörlüğünü yapan ve çok önemli bir tıp uzmanı olan Dr. Richard Horton:



"Dünyadaki açlık için teknolojik bir gıda çözümü aramak... yeni yüzyılın ticari açıdan en kötü niyetli boş girişimi olabilir" dedi ancak onu çok az kişi dinledi.



İlk Kobay: Arjantin



80'lerin sonlarında genetik eğitimi almış moleküler biyologların, küresel iş ağı oldukça gelişmişti. "Devasa Rockefeller planı", artık devreye girmeye hazırdı. Bu iş için seçilen yer ise David Rockefeller ve Chase Manhattan Bank'ın yakın bağlar kurduğu, Başkan Menem'in henüz seçildiği Arjantin'di. Tarım arazileri ve nüfusu yapısı nedeniyle Arjantin, ilk geniş ölçekli GDO testi için biçilmiş kaftandı.



2005'te çok daha küçük ama hızla genişleyen GDO ülkelerine, GDO'ları kanunla yasaklayan Brezilya'da dâhil oldu. GDO'ların ekimi o kadar yayılmıştı ki artık kontrol edilebilmesi mümkün değildi. Kanada, Çin, Güney Afrika gibi ülkeler o zamandan sonra yeni programlar yürürlüğe koydular.



Bunların hemen arkasından, geniş arazileri ve gevşek kanunlarıyla eski Sovyet uyduları; Romanya, Polonya ve Bulgaristan gelmekteydi. Endonezya, Filipinler, Kolombiya, Honduras ve İspanya da belirgin bir şekilde bu yöntemleri uyguluyorlardı.



Irak'ta: ABD Demokrasi Tohumları(!)



George W. Bush, Irak işgalini şöyle yorumluyordu:



"Bizim Irak'ta bulunma sebebimiz, buraya 'demokrasi tohumları'nı ekmektir. Bu 'tohumlar', serpilecek ve tüm otoriteryanizm bölgesine yayılacaktır."



George W. Bush, "demokrasi tohumları"ndan bahsettiğinde, çok az insan "Monsanto"nun tohumlarını kastettiğini anlayabilmişti. Mart 2003'te ABD'nin işgalini takiben, ülkenin ekonomik ve politik gerçekleri radikal olarak değişti. Irak sadece Pentagon'a gönülden bağlı 130.000 asker tarafından işgal edilmemiş; aynı zamanda işgalcisinin ekonomik kontrolü altına da girmişti. Irak ekonomisi, Pentagon tarafından idare ediliyordu.



Mayıs 2003'te, Paul Bremer, Geçici Koalisyon Güçleri'nin (CPA) ya da işgalci otoritenin başına getirilmişti. Eski Dışişleri Bakanlığı terörizm görevlisi olan Bremer, sonradan Henry Kissinger'ın kurduğu güçlü danışmanlık şirketi Kissinger Associates'e girmişti.



ABD işgalindeki Irak, Arjantin'den daha iyi bir fırsattı. İşgal yeni bir tarım sistemini, GDO şirket tarımcılığı etki alanıyla tüm ülkeye sokmaya yardımcı olmuştu. İşgal yönetimi, Iraklı çiftçilere reddedilmesi güç bir teklifte bulunmuştu: "Bizim GD tohumlarımızı alın ya da ölün.."

Bremer, işgal altındaki Irak'ta resmen olmasa da sivil faaliyetin var olduğu her alanda ölüm ve yaşamın kontrolünü elinde bulunduruyordu. Dikkat çekecek şekilde Bremer, yeniden yapılandırma işinin dış işlerinin sorumluluğu olmasına rağmen, raporlarını, sadece Pentagon'daki eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'e rapor ediyordu.



Bremer; Irak'ta GDO için Yasal Alt Yapıyı Oluşturuyor



Geçici Koalisyon Güçleri'nin başı olarak Bremer, yürürlükte bir anayasa ya da hükümet olmamasına rağmen, bir dizi kanun tasarısı hazırladı. Yeni kanunların sayısı 10O'dü ve Nisan 2004'te hayata geçirildi. Bütün olarak bu kanunlar, Irak ekonomisinin, ABD mandası altında; serbest piyasa şartlarında yeniden yapılandırılmasını konu ediyordu. Aynı 1990 sonrası Rusya ve eski Sovyetler Birliği'ne dayattıkları ekonomiler gibi.



Bremer'a, Rumsfeld ve Pentagon'daki planlayıcılar tarafından verilen emirlerde, devlet kontrolündeki Irak ekonomisini, "şok terapiyle" radikal bir açık pazar haline getirmek vardı. Bremer, 30 yılda Latin Amerika'nın borçlu ülkelerinde yapılan değişikliklerin daha ağırını bir ayda Irak'ta gerçekleştirdi"



Bremer'ın ilk işi, 500.000 kişilik bir işçi ordusu kurmak oldu. Bu ordunun çoğunluğu askerler, doktorlar, hemşireler, öğretmenler, yayıncılar ve matbaacılardan oluşuyordu. Ülkenin sınırlarını kısıtlamasız ithalata açtı. Hiçbir vergi, denetim, tarife, gümrük yoktu. İki hafta sonra Bağdat'a giderek Irak'ın "ticarete açık" olduğunu açıkladı. Ama kimin, neyin ticareti olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı.

İşgalden önce petrole dayalı olmayan Irak ekonomisi, çimentodan kâğıda, çamaşır makinesine kadar her şeyi üreten 200 adet devlete ait şirkete bağlıydı.



Haziran 2003'te Bremer, bu şirketlerin derhal özelleştirileceğini açıkladı. "Devletin verimsiz işletmelerini, özel sektörün ellerine bırakmak, Irak ekonomisini düzlüğe çıkarmak için esastır" demişti. Irak özelleştirme plânı, Sovyetlerin dağılmasından sonraki en büyük devlet tasfiyesiydi.



Iraklılar: GDO Tohum Devlerinin Tebası Oldu



Daha da ötesi bu kanunlarla Irak'taki en radikal dönüşüm olan ulusal gıda üretimi için de yol açıldı. Bremer'ın emrindeki Irak, yeni bir GDO modeli olmak üzereydi. Yalın bir anlatımla, bitki türleri patenti sahipleri (daha çok çokuluslu büyük şirketler), Irak'ta kendi tohumlarının kullanımıyla ilgili mutlak haklara sahip oluyorlardı.



Koruma altındaki bitki türleri, aslında GDO'lu bitkilerdi. Bu bitkileri ekmek isteyen çiftçiler, teknoloji ücreti ve patentli tohumlar için yıllık lisans parası ödemeyi kabul ettiklerine dair anlaşma imzalıyorlardı. Bu tohumlardan bir kısmını bir dahaki hasat yıllarında kullanmak için saklayan çiftçiler, şirket tarafından ağır cezalara çarptırılıyordu. ABD'de mahkeme tarafından bozulana kadar, "Monsanto" bir çuval tohum bedelinin, 120 katına kadar ceza ücreti talep ediyordu. Iraklı çiftçiler artık Saddam'ın değil, çok uluslu GD tohum devlerinin tebaası haline gelmişlerdi.



Koruma altına alınan bitkiler, 10.000 yıldır Irak topraklarında yetiştirilenler değildi. Bu koruma çok uluslu şirketlerin, kendi tohum ve ilaçlarının Irak piyasasına hem ABD hem hükümet desteğiyle girebilmesi için gelmişti.



"Irak Tohum Hazinesi" Yok Edildi

Irak, tarihsel olarak medeniyetin beşiği olan Mezopotamya'nın bir parçasıydı. Dicle ve Fırat nehirlerinin ortasında, verimli topraklara sahipti. Çiftçiler, tahminen M.Ö. 8000 yılından beri bu topraklarda tarım yapıyordu. Günümüzde kullanılan her tür buğdayın tohumlarını da onlar geliştirmişlerdi. Bunu da, bir miktar tohumu saklayıp tekrar ekerek, "doğal dirençli kırma türler" yetiştirerek başarıyorlardı.



Iraklılar, bu kıymetli tohumları, sonradan ABD'lilerin yaptıkları işkencelerle adı duyulan Abu Ghraib şehrindeki bir tohum bankasında saklıyorlardı. İşgal sırasında çeşitli bombalamalara maruz kalan bu tarihi ve paha biçilmez tohum bankası yok oldu.



Bununla beraber eski Irak Tarım Bakanlığı, bu tohumların yedeklenmesi için Suriye'ye örnekler göndermişti. Bu önemli tohumlar halen Suriye'nin Halep şehrinde, Kuru Bölgeler için Tarım Araştırmaları Merkezi'nde (İCARDA) saklanmaktadır. Abu Ghraib tohum bankasının yok olmasıyla birlikte, Uluslararası Tarım Araştırmaları Danışmanlık Gurubu'nun (CGIAR) bir parçası olan İCARDA, Iraklı çiftçilere yardım etmek için ellerindeki tohumları gönderebilirdi. Ama yapmadı. Bremer'in danışmanlarının Irak yiyeceğinin geleceği hakkında başka plânlan vardı.



Bremer'ın 81. Kanunu uyarınca, büyük ulus ötesi bir şirket, belirli bir Irak böceğine dayanıklı bir tohum geliştirirse ve Iraklı bir çiftçi de, aynı şeyi yapan bir bitki yetiştirirse, tohumları saklaması yasadışıydı. Bunun yerine Monsanto'ya telif hakkı ödemeye mecbur bırakılıyordu.



Artık Irak: Dev Şirketlerin Genetik Laboratuvarı



Kâğıt üzerinde, sadece bu tohumları kullanan çiftçiler, ABD'nin benimsetmeye çalıştığı bu patent kanunlarına uymak zorundaydı. Ama gerçekte Irak, gıda üretim ve geliştirme adına, Monsanto, DuPont ve Dow gibi şirketlerin elinde çok büyük bir genetik laboratuvarına dönüşmekteydi.



On yıldan fazla bir süre Iraklı çiftçiler, ABD-İngiltere önderliğinde tarım ekipmanları ambargosuna maruz bırakıldı. Ayrıca Irak şanssız olarak 3 yıllık bir kuraklık dönemi geçirmişti ve elindeki tahıl azalmıştı. Yıllar süren ambargo, kuraklık ve savaşın etkileri, Irak'taki tahıl stoklarını 1. Körfez Savaşı seviyesinin altına indirmişti. 2003'e kadar Irak halkı Birleşmiş Milletler'in petrol karşılığı verdiği yiyeceğe bağımlı yaşadı..



Artık ABD'nin benimsettiği patent kanunuyla, tohumda tekel oluşturabilecek bir düzen getirilmişti ve hiçbir Iraklı çiftçi bu alanda rekabet edecek kaynaklara sahip değildi.

52 görüntüleme0 yorum