ADNAN MENDERES’İN YARGILANMASI VE İDAMI

LÜTFEN ÖZELLİKLE GENÇLER OKUSUN

7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 milletvekili seçimleriyle tek başına iktidara geldi. Bu tarihten itibaren on yıl süren DP iktidarı, 27 Mayıs 1960 darbesiyle sona erdi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emir komuta zinciri içerisinde gerçekleşmeyen darbe, en üst rütbesi albay olmak üzere bir grup subay tarafından planlandı.



Darbeciler tarafından oluşturulan Milli Birlik Komitesi, basın aracılığıyla yaptığı propagandayla darbenin meşruiyetini Türk kamuoyuna anlatmaya çalışıyordu. Diğer taraftansa, İhtilâlin toplum nazarında kabul görmesi için, yargılama süreciyle iktidar mensuplarının itibarının düşürülmesi hedeflenmekteydi. Bu amaç doğrultusunda, Komite tarafından yargılamaların yapılabilmesi için Yüksek Adalet Divanı kuruldu ve partililer Yassıada’da yargılandılar.


Kararları ve yargılama sürecindeki uygulamaları halen daha tartışılmakta olan Yassıada Mahkemelerinin neticesinde, DP’nin önde gelen isimlerinden 14 kişi idama mahkûm edildi. Milli Birlik Komitesi sadece Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idam cezalarını onayladı ve bu üçlü 16-17 Eylül tarihlerinde idam edildiler. Diğer idam cezaları ise komite tarafından müebbet hapis cezasına çevrildi. On yıl boyunca Türkiye’de Başbakanlık yapmış olan Adnan Menderes’in idamı çok tartışıldı ve halen daha tartışılmaya devam etmektedir.


Bu çalışmada darbe sonrası yaşanan gelişmelerle beraber, Menderes’in Yassıada’da itham olduğu suçlardan yargılanması ve kendisine uygulanan muameleler irdelenmektedir. Menderes’in yargılamaların son günlerinde intihara teşebbüs etmesi ve tedavi sürecinde yaşananlar arşiv belgeleri doğrultusunda incelenmektedir. Ayrıca, idamı ve sonrasındaki hadiseler yine belgeler ve olayın tanıklarının ifadeleriyle ele alınmaktadır.


1. Demokrat Parti ve Milletvekili Seçimleri DP, kuruluşundan sonra girebileceği ilk mahalli idare seçimlerini mevzuatı anti demokratik bularak boykot etti1 ve iktidarı meşruiyet sorunu ile baş başa bıraktı. 26 Mayıs 1946 tarihinde yapılan mahalli seçimlerde bunlar yaşanırken, 21 Temmuz 1946’da yapılan milletvekili genel seçimlerine CHP’nin dışında çok partili siyasal yaşamın ilk partisi olan ve 18 Temmuz 1945 tarihinde Nuri Demirağ tarafından kurulan Milli Kalkınma Partisi (MKP) ile 7 Ocak 1946 tarihinde kurulan Demokrat Parti katıldı(DİGM, 2008: 12). Türkiye tarihinin ilk tek dereceli, açık oy, gizli tasnif ve basit çoğunluk ilkelerine göre yapılan seçimi 21 Temmuz 1946’da


yapıldı(Akın, 2002: 912). Tarihe ―hileli seçimler‖ olarak geçen 1946 seçimlerini CHP kazandı, DP ise 465 sandalye için 273 aday gösterdi ve bunlardan 66’sını Meclis’e sokmayı başardı(Yücel, 2002: 836). Seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra DP, seçimlerde yolsuzluk yapıldığı iddiası ile seçim sonuçlarına ilişkin itirazlarda bulundu.


Bu itirazlarla, seçimlerle ilgili iddia ve söylentilerin basında sıkça yer alması, 24 Temmuz’da Sıkıyönetim Komutanlığının ―seçim sonuçları hakkında vatandaşları şüpheye düşürücü ve memleketin huzurunu sarsıcı neşriyatı yasaklamasına‖ neden olacak ve ertesi gün Yeni Sabah ile Gerçek gazeteleri Sıkıyönetim Komutanlığı emirlerine aykırı hareketten ötürü süresiz olarak kapatılacaktı .


Ancak sandıklara oyların birer gün önceden doldurulduğu, sandıkların sadece birkaç saat oy vermeye açık tutulduğu, ölülere oy vermiş gibi işlem yapıldığı gibi iddialarda bulunan DP, CHP’nin arzusunun aksine, kamuoyu ilgisinin azalmasına izin vermeyecek ve seçim sonuçlarını protesto etmek amacıyla yurdun dört bir yanında protesto mitingleri düzenleyecekti (Ataykul, 2007: 104). İktidar ile muhalefet arasında 1946 genel seçimleri ile başlayan ve Hürriyet Misakı’nın ilanı ile artarak devam eden gerginlik İnönü tarafından yayınlanan ―12 Temmuz Beyannamesi‖ ile bir nebze de olsa azaldı.


İki parti arasında yaşanan bu sıkıntılı sürecin ardından seçim kanunu üzerinde görüşmeler yapıldı ve nihayet 16 Şubat 1950 tarihinde CHP ve DP’nin üzerinde uzlaştığı seçim kanunu yeniden düzenlendi. Çıkartılan bu seçim kanunu, tek dereceli, eşit ve gizli oy, açık tasnif ve her ilin bir seçim çevresi kabul edildiği ―çok oy alanın seçilmesi‖ ilkelerine dayalı, yargının denetim ve yönetiminde bir seçim sistemi getirmekteydi. Yeni seçim kanunu, seçim sürecini yargının yanı sıra seçmenin denetimine de açtı. Bu bağlamda, seçmen kütükleri halkın incelemesine açıldı, seçim hükümet işi olmaktan çıkarılıp halkın ve partilerin yürüteceği bir etkinlik olarak tanımlandı, seçimin yürütülmesi sırasında hükümet görevlilerinin kötü eylemleri seçim suçları arasına alındı ve seçim uygulamaları hakkında şikayet ve itiraz olanakları sağlandı.


Seçim kanunu kabul edildikten bir ay sonra, seçimlerin yenilenmesi kararıyla TBMM dağıldı (Göngör, 2010: 194). 14 Mayıs 1950’de yapılan, Cumhuriyet tarihinin ilk tek dereceli, genel, gizli, eşit oy, yargı denetiminde açık tasnif, basit çoğunluk kuralları ile yapılan seçimde Türk halkı Demokrat Parti’yi tartışmasız bir şekilde iktidara taşıdı. İktidarın devri konusunda kısa süren bir tereddüt evresinden sonra, İnönü, Bayar’ı Çankaya köşküne davet etti; iktidarın sandıktan çıkan partiye devrinin koşullarını görüştü. İnönü-Bayar ikilisinin itidalli davranışları geçiş gerilimini azalttı(Akın, 2002: 913). 14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan seçimlere ülke genelinde 7 parti katıldı: CHP bütün illerde, DP Hakkari hariç bütün illerde, Millet Partisi 22 ilde, Milli Kalkınma Partisi 3 ilde, Toprak Emlak ve Serbest Teşebbüs Partisi, Türk Sosyal Demokrat Partisi ve İşçi Çiftçi Partisi sadece İstanbul’da seçimlere girdi(Yücel, 2002: 837). Katılım oranı %89.3 olan 14 Mayıs 1950


seçimlerinin sonuçları özetle şöyleydi: CHP 3.176.561 (%39,9) oy ile 69 milletvekili çıkardı. DP 4.241.393 (%53,3) oy ile 416 milletvekili çıkardı. MP ise 250.414 (%3.1) oy ile 1 milletvekilliği kazanırken, toplam oyları 267.955 (%4.8) olan bağımsızlardan 1 tanesi milletvekili seçildi (TÜİK, 2011: 9). CHP’nin aldığı yüzde kırka yakın oy aslında büyük başarı idi. CHP’nin son iki yılda izlediği akıllı liberal politikalar bu başarıyı getirdi. Eğer seçim 1948’de yapılsaydı CHP bu oyların ancak yarısını alabilirdi(Yücel, 2002: 837). 5545 sayılı Milletvekilleri Seçim Kanunu, üzerinde değişiklikler yapılarak 1954 ve 1957 seçimlerinde de kullanıldı. 40.000 nüfusu 1 milletvekilinin temsil edeceği ilkesi ile 22 olan seçmen yaşı da bu kanunda aynen yer aldı.


Mevcut seçim yasasına göre, illerin çıkaracağı milletvekilleri sayıları, 40.000 nüfusa 1 milletvekili düşecek şekilde hesaplandığında, nüfus artışına paralel olarak milletvekilleri sayıları 1950’de 487 iken, 1957’de 610’a yükseldi. 1946- 1957 yılları arasında yapılan seçimlerde, tek dereceli liste usulü çoğunluk seçim sistemi uygulandı. Bu sisteme göre, kullanılan oyların salt çoğunluğunu alan parti, o seçim bölgesindeki tüm milletvekillerini kazanıyordu(DİGM, 2008: 12). Ülke genelinde 1954 seçimlerine CHP ve DP’den başka CMP ve KP’de katıldı(TÜİK, 2011: 4). 2 Mayıs 1954 günü yapılan genel seçimlerden Demokrat Parti, Cumhuriyet tarihinin rekor oranıyla galip çıktı: %56.6 oy alan Demokrat Parti, 503 milletvekilliği kazandı. CHP ise %34.8 oranla parlamentoya ancak 31 milletvekili sokabildi. Yürürlükte olan çoğunluk sistemi DP’ye milletvekilliklerinin neredeyse tamamını kazandırdı: %56.6 oy karşılığında milletvekilliklerinin %93’ünü aldı


Demokrat Parti’nin katıldığı son milletvekili seçimi 27 Ekim 1957 tarihinde yapıldı ve seçimlere katılım oranı %76.6 seviyesinde gerçekleşti. DP oylarını yüzde ellinin altına düşürdü ve %47.3’te kaldı. Cumhuriyet Halk Partisi ise %40.6 oranını yakaladı. Çoğunluk sistemi yürürlükte olduğundan, oy oranlarına göre milletvekili sayılarındaki adaletsizlik bu seçimlerde de göze çarpıyordu; DP 424 milletvekili, CHP 178 milletvekili kazandı DP bu seçimlerde ilk kez seçmen düzeyinde çoğunluğunu kaybetti ve onun aldığı yüzde 48’lik oyu sadece altı puan geriden CHP izliyordu. Genelde muhalefetin, özelde CHP’nin kendisine özgüveni çok artmıştı. Eğer seçimlerde basit çoğunluk sistemi değil nispi temsil sistemi uygulansa idi, DP bu seçimi kaybedebilir, karşısındaki muhalefet bloğu ile bir koalisyon hükümeti oluşturmak zorunda kalabilirdi. DP seçim sistemini basit çoğunluktan nispi temsile çevirme önerilerini sürekli reddetti. Önde gelen bir DP’li, Rıfkı Salim Burçak, Zafer’de yayınladığı makalesinde ―Nispi temsil sistemi bizim memleketimizin bünyesine katiyen uygun değildir” yargısında bulunacaktı. Bu seçimlerde tek listeli basit çoğunluk sistemi oyların %48’ini alan iktidar partisinin TBMM’deki sandalye sayısının %75’ini elde etmesine, buna karşılık %52 oy alan muhalefet partilerinin %30’da kalmasına da yol açacaktı


27 Mayıs Darbesi DP’nin son döneminde ekonomik sıkıntıların giderek ağırlaşması iktidarı güç durumda bırakmaktaydı. Özellikle 1958 yılı içerisinde fiyat artışları ile birlikte kuyruklar ve karaborsa ortaya çıktı. Türkiye Köylü Partisi Cumhuriyetçi Millet Partisi’ne, Hürriyet Partisi ise CHP’ye katılarak iktidara karşı bir güç birliği oluşturdular.


DP ise buna karşılık Vatan Cephesi’ni kurarak ülke içinde örgütlenmeye başladı. Kıbrıs meselesi ile ilgili hükümetin çabaları ve Menderes’in geçirmiş olduğu uçak kazası muhalefet ve iktidar arasındaki ilişkileri geçici bir sürede olsa yumuşattı. Ancak 1959 yılında Türk Lirası’nın değerinin düşürülmesi ve enflasyonun yükselmeye başlaması kamuoyunda tepkilere yol açtı. Ardından muhalefetin güçlenmesi ile birlikte CHP erken seçim isteklerini de gündeme getirmeye başladı (Bulut, 2009: 78). 1960’a gelindiğinde ise iktidar ve muhalefet arasındaki gerginlik iyice arttı. Muhalefet DP’yi baskı rejimi kurmakla suçlarken, DP iktidarı ise muhalefeti ―ihtilal‖ çığırtkanlığı yapmakla suçlamaktaydı. Siyasi ortamın giderek gerginleştiği bu dönemde DP meclis grubu ―CHP’nin yasa dışı yöntemlerle siyaset yaptığı ve bazı basın organları tarafından da desteklendiği ‖ iddiası ile on beş kişilik bir soruşturma kurulu oluşturulmasını kararlaştırdı.


Kurulan Tahkikat Komisyonu, siyasi faaliyetlerle beraber kendi çalışmalarıyla ilgili haber ve değerlendirmelere de yasak getirdi. 27 Nisanda bu kurulun yetkilerini genişleten yasanın çıkması ile birlikte İstanbul ve Ankara’daki öğrenci olayları hükümetin tutumunu daha da sertleştirdi. Sıkıyönetimin ilanına rağmen dinmeyen tepkiler ve ordunun açık bir şekilde ortaya koyduğu hoşnutsuzluğa rağmen iktidarın sorunlara çözüm bulamaması 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi ile neticelendi (Bulut, 2009: 79). 27 Mayıs Cuma sabahı Ankara Radyosunda Alparslan Türkeş’in sesinden “Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini eline almıştır” duyurusu ile askeri müdahale kamuoyuna açıklandı

Demokrat Parti’nin on yıllık iktidarı bu müdahale ile sona ererken Türkiye kamuoyu darbe ile tanışıyordu. 27 Mayıs sabahının ilk saatlerinde, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, TBMM Başkanı Refik Koraltan ve İçişleri Bakanı Namık Gedik başta olmak üzere, DP milletvekilleri gözaltına alınarak Harp Okulu binasına götürüldü. Adnan Menderes ise Kütahya yolunda tutuklanarak Eskişehir’e, oradan da Ankara Harp Okulu’na getirildi. Böylece darbenin ilk aşaması başarı ile tamamlandı. Rıfkı Salim Burçak anılarında Menderes’in tutuklanma anını şöyle anlatmaktadır:


“27 Mayıs günü saat 06:30 sularında küçük bir kafile ile beraber Kütahya’ya varan kafilemiz doğruca hükümet konağına geçti. Burada, vali muavini ile Kütahya hava Eğitim Tugay Komutanı olduğunu öğrendiğimiz bir albayla birlikte birkaç vilayetle telefon görüşmesi yaparak durumu öğrenmeye çalıştık.

Derken hükümet konağı önünde yer yer halk toplulukları gözükmeye başladı. Halk Partililerin uygunsuz hareketlerine maruz kalmak ihtimalinden dolayı Hava Garnizonuna gitmeyi uygun bulduk. Bu husus komutana bildirilince komutan teklifi memnuniyetle karşıladı ve Başbakanla beraber Hava Garnizonuna gittik.


Burada da bazı vilayetlerle telefon görüşmeleri yapıldı. Bu sırada Kütahya Havaalanına inen bir uçak, komutanlık binasına yaklaşarak durdu ve içinden 4-5 subay çıktı. Gelenler, orada bulunan Kütahya Hava Komutanına bir zarf uzattılar. Komutan zarfı açıp içindeki kağıdı okuyunca, Başbakan’ın bulunduğu yeri eliyle işaret etti. Ardından uçaktan inenler bulunduğumuz odaya geldiler. Bu sırada odada Başbakan’la benden başka kimse yoktu.

Polatkan lavaboda, Zihni Üner paşa’da aşağıdaydı. Odaya giren havacı subaylar, birisi albaydı, bir saf teşkil ederek Başbakan’ı askerce selamladıktan sonra başlarındaki albay, Silahlı Kuvvetlerin hükümet idaresini ele aldığını ve kendisini salimen Eskişehir’e götürmeye memur edildiklerini söyledi.

Başbakan, arkadaşlarıyla birkaç dakika görüşmek için müsaade edilmesini istedi. Subaylar, görüşme serbestliğini sağlayacak en ufak bir davranışta bulunmaksızın: “buyurun, görüşün” dediler. Bu hareket tarzı “ne konuşacaksanız bizim yanımızda konuşun” anlamına geliyordu. Adnan Bey benim yüzüme baktı, ben de kendisine ”yapılacak bir şey kalmamış” olduğunu söyledim. Bunun üzerine Başbakan albaya doğru dönerek: “buyurun, gidelim” dedi. Subaylarla beraber hazır olan uçağa bindik. Eskişehir Bölge Komutanı ve Kurmay Başkanı da bizimle beraber uçağa bindiler.


Uçak Eskişehir Havaalanına indi. Uçak durur durmaz etrafını silahlı erler sardı. Meydanda bir general ve 10-15 kadar da subay vardı. Bizi getiren askerler yeniden uçağa dönerken, biz başka bir uçağa bindik ve saat 11:00 sularında Etimesgut Havaalanına indik.‖(Burçak, 1998: 757-758).


27 Mayıs darbesi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emir komuta zinciri içerisinde gerçekleşmedi. Darbe, en üst rütbesi albay olmak üzere, bir grup subay tarafından planlandı. Darbenin asıl lideri ve kurulan gizli örgütlerin teşkilatlanmasını sağlayan kişi Tümgeneral Cemal Madanoğlu’dur. Ancak Cemal Madanoğlu’nun rütbesinin orgeneralden küçük olması dolayısıyla emir komuta zincirinin bozulacağı tehlikesi belirdi ve bu nedenle darbecilerin başına Orgeneral Cemal Gürsel getirildi (Stratejik Düşünce Enstitüsü, 2010: 10-11). Darbe sabahı, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, kendisine yönelik istifa tekliflerini, ―seçimle geldim, ancak seçimle giderim‖ diyerek reddettmişti.


Celal Bayar’ın bu çıkışı üzerine Cemal Madanoğlu, yaptıkları darbeyi meşru bir zemine oturtmak için yeni bir planı yürürlüğe koydu. Madanoğlu bu amaçla, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Sıddık Sami Onar, Prof. Dr. Naci Şensoy, Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı, Prof Dr. Ragıp Sarıca, Prof. Dr.


Tarık Zafer Tunaya ve Doç. Dr. İsmet Giritli’den oluşan heyete geçici bir anayasa hazırlattı. Komisyonun başkanlığını Sıddık Sami Onar yaptı. Aralarında Türkiye’nin yetiştirdiği önemli Anayasa hukukçularının bulunduğu gurubun hazırladığı geçici anayasa ile TBMM’ye ait tüm görev ve yetkiler darbeyi yapan Milli Birlik Komitesi’ne devredildi.

Hükümet, çalışmalarının gizli olacağı belirtilen MBK’ya karşı sorumlu tutuldu. MBK başkanı, devlet başkanı olarak kabul edildi ve devrilen siyasal iktidarın üyelerinin suçlarını araştırmak için bir ―Yüksek Soruşturma Kurulu‖, suçlu oldukları sanılanları yargılamak için de dokuz kişilik bir ―Yüksek Adalet Divanı‖ kuruldu. 13 Aralık 1960’ta geçici anayasada yapılan bir değişiklik ile yeni anayasanın bir kurucu meclis tarafından hazırlanması kabul edildi. Böylece


MBK’ya devredilen eski TBMM’nin yetkileri, bu kez Kurucu Meclis’e devredildi. Ancak hükümet, yine yalnızca MBK’ya karşı sorumlu tutuldu. Genel olarak yasama yetkisini kullanan Kurucu Meclis’in esas görevi, 27 Mayıs 1961’e kadar yeni anayasayı ve yeni seçim yasasını hazırlamak oldu. Yoğun bir çalışma sonucunda, yeni anayasa tasarısı, 27 Mayıs 1961 günü Kurucu Meclis’te kabul edildi ve bu tasarı, 13 Aralık 1960 günlü yasanın hükmüne uygun olarak, 9 Temmuz 1961 tarihinde halkoylamasına sunuldu. Bu oylamada yüzde 61,5 ―evet‖ oyu alan yeni anayasa kabul edildi. 27 Mayısçıların bu süreç içinde bizzat gerçekleştirdikleri en trajik icraat kuşkusuz Yassıada yargılamalarıdır.


Bu yargılama süreci hem işleyiş itibariyle ve hem de sonuçları itibariyle Türk siyasal hayatında travma yaratan önemli olaylardan birisi olarak tarih sahnesindeki yerini aldı (SDE, 2010: 12). Eski iktidar mensuplarını yargılama kararının alınmasında özellikle siyasî bir gereklilik de vardı. Yargılama ile iktidarın suçlu olduğuna karar verilirken, müdahalenin meşruiyeti tescil ettirilmiş olacaktı. İhtilâlin toplum nazarında kabul görmesi için, iktidar mensuplarının itibarının düşürülmesi gerekmekteydi. Bunun en uygun aracı da yargılama süreciydi; yargılama, ihtilâlin siyasî propaganda aracıdır. Yargılamanın hukuki bir gerekliliği de vardır. Çünkü yasama dokunulmazlıkları ortadan kalkan iktidar mensupları için daha önce isnat edilen suçların karara bağlanması, suçun şahsileştirilmesi gerekmektedir (Arıkan, 2002: 79). Diğer taraftan ise 27 Mayıs darbesi yapıldıktan sonra Askeri Cunta tarafından ―ülkenin çok tehlikeli bir uçurumdan son dakikada kurtarıldığı‖ şeklinde yoğun bir propaganda yapılmaya başlandı.


Yönetime hakim olunmuştu fakat hakimiyetin sürdürülmesi gerekiyordu. Bu sebeple de propaganda yöntemleri kullanılmalıydı. Cunta, idareyi ele alır almaz DP iktidarını akıllara durgunluk veren suçlamalarla itham etmeye başladı.

Müdahalenin sebepleriyle birlikte meşruiyetini de kamuoyuna anlatmak istiyordu. Askeri cuntanın iddia ettiği sebepler arasında: ―Devrilen iktidar, İstanbul Bayezit Meydanında hükümet aleyhine gösterilerde bulunmuş öğrencilerin arasından yüzlercesini gizlice öldürmüş ve cesetlerini bilinmeyen yerlere gömmüş veya Et-Balık Kurumu’nun kombinalarında kıyma şekline dönüştürerek hayvan yemi haline getirmiş olması.(Bkz Ek: 1)

Harp Okulunun 1500 öğrencisini toptan imha etmenin hazırlıklarının yapıldığı.(Bkz. Ek:2)

Kars ve Ardahan’ı Sovyet Rusya’ya satıldığı. DP iktidarının ülkede bir iç savaş çıkarmayı planladığı ve kendi adamlarını silahlandırdığı.(Bkz. Ek: 3)


DP’li yöneticilerin devlet hazinesini soymuş oldukları‖ iddiaları yer alıyordu.(Bkz. Ek:4) Bizzat Cemal Gürsel tarafından halka duyurulan bu iddialarla ilgili gazetelerde de sürekli haberler çıkmaktaydı.3 Cunta yönetimi idareyi ele aldıktan sonra bu korkunç iddiaları ispat etmek için araştırmalara başladı. Et-Balık Kurumunun buzdolaplarında ve gizli mezarlarda öldürülen öğrencilerin cesetleri arandı. Bu işte bilgi sahibi olabilecek kişilere işkenceler yapıldı.



İç savaş için hazırlandığı öne sürülen silahlar ve sorumluları arandı. Bir taraftan da DP’lilerin bankalardaki paralarına ve özel kasalarına el konuldu. Ve tüm bu iddialarla ilgili dönemin gazetelerinde ana sayfada haberler yer almaktaydı. (Burçak, 1998: 783-784). 27 Mayıs 1960'ta gerçekleştirilen askeri darbe sonucunda tutuklanan Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes ile hükümet üyeleri, DP yöneticileri ve milletvekilleri Yassıada'da hapsedildi, darbeyi gerçekleştiren cunta tarafından kurulan özel bir mahkemede yargılandı.


Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu 16 Eylül sabahı idam edildiler. Menderes henüz iyileşmemiş olduğundan idam mahkumları İmralı Adasına götürülürken o Yassıada’da kaldı. 17 Eylül sabahı kendisine gelmiş ve kısmen sağlığına kavuşmuş olan Menderes, mahkeme kararlarından ve arkadaşlarının idam edildiğinden habersizdi. 17 Eylül 1961 Pazar sabahı saat 10:15’te Yassıada’da Adnan Menderesin odasına giden heyetin raporunda Menderes’in idama götürülmeden önceki durumu ile ilgili bilgiler yer almaktadır. Raporda: ―odasına girildiğinde Menderes’i muntazam giyinmiş, tıraş olmuş ve iskemlede oturmuş sigara içerken bulduk‖ yazmaktadır. Raporun devamında: “Menderes tamamen soyundurularak yatağına yatırılıp muayene edildi.


Muayenemizde, 15 Eylül 1961 Cuma günü heyetimizin müşahede ettiği derin koma hali tamamen zail olmuş, şuuru tamamen yerine gelmiş, sorulan sorulara makul, tutarlı ve nezaketle cevap vermekte, ayrıca bizlere verdiği zahmetten ötürü özür talep etmekteydi. Zaman, mekan ve etrafı hakkında tamamıyla bilinci yerinde, reaksiyonları da normaldir. Kendisine sorulduğunda hiçbir şikayeti olmadığını, iştahının iyi olduğunu bildirmektedir. Bedeni muayenesinde; umumi halinde kayda değer bir husus yok.


Vücut harareti 26.2, nabız 76, tansiyon 13.5 - 5.5’tir. Sağ kolunda tedavi esnasında verilen intravenöz perfüzyon yerine tedbir amaçlı konulmuş pansuman mevcut, hareketler ve refleksler normal olup, diğer sistemlerin fonksiyon ve fizik bulgularında kayda değer bir değişiklik yoktur.” Raporun sonunda da: “Netice: Adnan Menderes’in geçirmiş olduğu koma ve kollapse halinin tamamen ortadan kalkarak, sıhhi durumunun tamamen normale döndüğü tespit edilmiştir‖ deniliyordu (BCA. 010.09.90.276.1.62.). Rutin muayeneler yapıldıktan sonra Menderes’in odasına giren Ord. Prof. Sedat Tavat ―prostat muayenesi yapmayı unutmuşuz‖ diyerek prostat muayenesi yapmak isteyecekti.


Odada bulunan komutan da Menderes’e: ―utanmayın utanmayın‖ diye sesleniyordu. Menderes’in ―istirham ediyorum, yapmayın‖ şeklindeki ifadelerine rağmen bu muayene yapıldı (Taşyürek, 2009: 143). Halkın oyuyla seçilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nde on yıl başbakanlık yapmış olan bir insana, idam sehpasına çıkmadan hemen önce yapılan bu muamelenin insanlık ve insanlık onuru ile yakından uzaktan alakası yoktur. Bir an evvel Menderes’i asabilmek için ağır koma hali olmasına rağmen, bir gün sonra sağlık durumu iyi şeklinde rapor verenlerin, prostat muayenesi yaparak Menderes’i son anlarında da küçük düşürmek niyetinde oldukları aşikardır.



Çünkü yapılan prostat muayenesinin neticesinde bir şey değişmeyecek ve Menderes o gün idam sehpasına çıkartılacaktı. Etrafında ve dışarıda olanlardan habersiz olan Menderes, infazın yapılacağı İmralı adasına götürülürken ―nereye gidiyoruz‖ diye sorduğunda kendisine ―hastaneye‖ diye cevap verildi (Taşyürek, 2009: 143). Mustafa Yürekli’nin İmralı Cezaevi Müdürü Ahmet Ziyaettin Acarol ile yaptığı söyleşide Acarol, Menderes’in İmralı’ya getirilişini şöyle anlatmaktadır: ―17 Eylül’de, saat 12 sularında cezaevimize getirildi. Kapısında Jandarma nöbet tutuyor, doktorlar muayene ediyorlardı. Hücresine girdim; hemen ayağı kalktı.


O zaman düşündüm, koskoca bir başbakan, vatanın bağrına mührünü basmış bir insan içeri girdiğimde nasıl ayağa kalkar diye. İmralı Cezaevi’nin müdürüyüm, 63 lira maaşım var, Başbakan ayağa kalkıyor. “niye kalkıyorsunuz, lütfen oturun” dediğimde, “siz ayaktayken nasıl oturabilirim” dedi. Sonra oturdu ve yakasına orada bulunma sebebinin yazılı olduğu kâğıdı taktım. Orada bulunma sebebinde idam yazıyordu


Menderes, orada bulunan hoca ile yalnız kalarak görüşmek istediğini belirtti fakat darbeciler “kanunların buna müsaade etmediğini‖ söyleyerek bu isteği reddettiler (Taşyürek, 2009: 143). Elleri arkadan kelepçeli, hüküm özeti boynuna asılı idam sehpasına götürülürken arzusu ve vasiyeti sorulunca Menderes: ―hayata veda ettiğim şu anda devlete ve millete saadetler diler, karım ve çocuklarımı şefkatle andığımı bildiririm‖ dedi (BCA. 010.09.90.276.1.58.). Beyaz gömlek giydirilmiş olarak infaz mahalline getirilen Menderes’e kimlik tespiti yapıldıktan sonra, hazır bulunan Doktor Adli Tabip Lütfü Tuncay’dan mahkumun TC kanunun 12/2 maddesinde yazılı cezasının infazına mani bir durumu olup olmadığı soruldu.


Doktor Lütfü Tuncay, Menderes hakkında Farmakoloji ve tedavi kliniği Ord. Profesörü Sedat Tavat, Amiral Bristol Hastanesi Dahiliye Servisi Şefi ve Mesul Müdürü Nevzat Yiğinsu, Yassıada Garnizon Hastanesi Baştabibi Asabiye Mütehassısı Tabip Yarbay Galip Bozalıoğlu, aynı yer Dahiliye Mütehassısı Tabip Binbaşı Ahmet Karahaliloğlu, Hariciye Mütehassısı Tabip Binbaşı Zeki Kebapçıoğlu, Garnizon Tabibi Kıdemli Üsteğmen Sedat Yürüten imzalı 17 Eylül 1961 tarihli rapor ile Adli Tıp Müessesesi Reisliği Kimyevi Tahliller Şubesi Müdürlüğü’nün 16.09.1961 gün 9883 sayılı raporunu tetkik ettikten ve hükümlü muayenesi yaptıktan sonra infaza mani bir hali bulunmadığını bildirdi ve bu husustaki raporunu verdi (BCA. 010.09.90.276.1.57.).


Menderes’e mensup olduğu dinin icabı yerine getirilmek üzere ruhani sıfata haiz bir kimseyi arzulayıp arzulamadığı soruldu. İsteği üzerine hoca Ethem Akalın dini telkinat ve lazımeyi yerine getirdi. Yüksek Adalet Divanı’nın 15 Eylül 1961 gün E/960/1 sayılı hüküm hülasası zabıt katibi tarafından mahkumun ve mevcut görevli şahısların huzurunda okundu. Menderes’in kolları arkadan bağlandıktan ve hüküm hülasası boynuna asıldıktan sonra hükmün infazı için infazı yerine getirecek cellât Kemal Ansay’a teslim edildi. Hükmün saat 14:28’de yerine getirilmesinin ardından Menderes’in cansız bedeni sehpadan alındı. Doktor Lütfü Tuncay’a ölümün vuku bulup bulmadığını tespit etmesi gerektiği bildirildi.


Menderes’in cesedini muayene eden doktor ölümün gerçekleşmiş olduğunu ve raporu vereceğini bildirmesi üzerine Menderes’in cansız bedeni gömülmek üzere infaz mahallinden kaldırıldı. Sonrasında Menderes’in infaz edildiğine dair belge düzenlendi. Belgeyi Yüksek Adalet Divanı Üyesi Vasfi Göksu, YAD. Başsavcısı Altay Ömer Egesel, YAD. Başsavcı Yardımcısı Faruk Siret Değermen, YAD. Başsavcı Yardımcısı Salim Ertem, YAD. Başsavcı Yardımcısı Süleyman Taşar, YAD. Başsavcı Yardımcısı Turgut Lüleci, YAD. Başsavcı Yardımcısı Servet Tüzün, İstanbul Cumhuriyet Müddeiumumiliği İnfaz Savcısı Hüseyin Yücel, Adli Tabip Lütfü Tuncay, YAD. Başkatibi Osman Üstünsöz, hapishane müdürü Ahmet Z. Acarol, din adamı Ethem Akalın ve infazcı Kemal Ansay imzaladılar (BCA. 010.09.90.276.1.57.). Menderes’in idam edilmesinden sonra Yüksek Adalet Divanı Başsavcısı Ömer Altay Egesel tarafından Menderes’in naşının defnine ruhsat verildi (BCA. 010.09.90.276.1.66.). Aynı tarihte Ömer Altay Egesel imzasıyla İstanbul Cumhuriyet Savcılığına gönderilen yazıyla, ölüm cezalarının infazında görev alan infazcılar ve bunların celbinde görev alan polis memurlarının mesaileri karşılığı ücretlerinin ödenmeleri isteniyordu (BCA. 010.09.90.276.1.67.).


İmralı Cezaevi Müdürü Acarol, Menderes’in idam edilme anını ve idamdan hemen sonra yaşananları şöyle nakletmektedir: ―Menderes’i sehpaya çıkardıklarında YAD Başsavcısı Ömer Altay Egesel Menderes’e: ―Yassıada mahkemeleri sürecinde yaşanan şeyler için kusura bakmayın, görev icabıdır‖ deyince Menderes: ―hiç kimseye küskün değilim, hiçbir dargınlık duymuyorum‖ diye cevap verdi. Bu sırada cellat idam ipini Menderes’in boynuna geçirdi.


Normalde urganın arka tarafa gelmesi gerekirken sağ tarafa kaydırılmış olarak geçirdi. Böyle olunca can çekişme ve çırpınma daha fazla oluyor. Bunu doktorlar da biliyorlardı. Fakat kimse müdahale etmedi ve bu şekilde infaz edildi. Bu yüzden Menderes’in ayakkabısı ayağından çıkmıştı. İnfaz gerçekleştirildikten sonra zabıtlar tanzim etmek için oradan ayrıldık ve hepimiz imza attık. Ben daha sonra tekrar Menderes’in asıldığı yere geldim. Geldiğimde, cellâdın Menderes’i indirmiş, ayakları yere değdikten sonra tekrar ipi çektiğini gördüm. Ne yapıyorsun sen diye sorduğumda bana: “bu evliyaymış, her Perşembe gecesi Yassıada’dan Eyüp Sultan’a kıratın üzerinde gidip namaz kılıp geliyormuş. Onun için ben de uçuruyorum onu, bir daha gidip gelemez” dedi. Ben hemen indirmesini söyledim. İpten alınan Menderes gasilhaneye götürüldü. Onu en son gören ve yıkayanların başında olan bendim. Menderes’in göğsünden karnına kadar olan boşlukta sigaralar söndürülmüş, yaralar kurumuş, kabukları olduğu gibi kalmıştı. Buna bizzat başında olan birisi olarak ben şahidim. Yıkandıktan sonra kefenlendi, arabaya konuldu ve götürülüp defnedildi. Yalnız mezarının başına ne bir tahta ne de bir mermer konuldu. Sadece başı ve ayakları belli olsun diye taş konuldu (Yürekli, 2005). Menderes’in idamından sonra üzerinden çıkan eşyalar tutanak ile Yassıada Garnizon Komutanlığı tarafından teslim alındı. Tutanağa göre tabloda belirtilen 11 kalem eşya teslim alınmıştır (BCA. 010.09.90.276.1.68.):



13 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör